Skip to main content

Barcelona Barcelona


Tongeren'e tasindiktan sonra ender gordugumuz gunesin ozlemiyle kendimize kucuk bir Barcelona gezisi planladik, sicaga, denize biraz olsun doyabilmek umuduyla.. Turkiye'de bayram tatilinin dokuz gune cikarilmasi gibi biz de kendi tatilimizi ayarladik ve 29 Agustos pazartesi sabahi Charleroi havaalanina dogru yola ciktik..

Ryanair firmasinin bagaj politikalari sebebiyle kucucuk cantalarimizin icini temel ihtiyaclarimizla doldurduk, neyse ki havaalanindaki ''cantaniz buraya sigarsa ne ala, sigmazsa bilet fiyatindan daha fazla para aliyoruz ona gore kutusu''nda hic sorun yasamadik. Zaten ustunden, kenarindan tum gucleriyle bastira bastira cantalarini sigdirmaya calisan insanlarin yaninda bizim cantalarimiz cok mutevazi kaliyordu.

Aksama dogru Barcelona El Prat Havaalanina, oradan da Aerobus ile otelimize geldik. Hotel Gran Torre Catalunya, Placa Espanya ile Tarragona arasinda yer aliyor ve en guzel tarafi da San Estacio metrosuna 1 dakika, Tarragona metrosuna 5 dakika uzaklikta olmasi. Metro agi cok gelismis olan Barcelona'da ulasim bu acidan cok kolay.

Bizim, otele en yakin metro cikisindan cikmak amaciyla merdivenlere yonelip, nasil olduysa ilk sefer haric diger butun seferlerde, birbirinden farkli ve her biri bambaska sokaklara acilan cikislari denk getirmemiz istisnaydi tabi ki.. 'Bu defa metrodan ciktigimizda kesin karsimizda otel olacak' diye diye defalarca hic tanimadigimiz yerlerde bulduk kendimizi, zannederim denemedigimiz cikis kalmadi 5 gun boyunca:)



Altiya kadar biraz dinlendikten sonra bize gore Barcelona'nin Kizilay'i olan Catalunya'ya geldik ve Ciudad Condal restaurantinin acik hava tarafinda Sangria ve bir kac cesit Tapas denedik.

Sangria ve Tapas Ispanya'nin olmazsa olmazlarindan. Sangria kirmizi sarap, portakal suyu, limon suyu ve bolca buzla yapilan geleneksel bir icecek.




Tapas'a da kisaca ispanyol mezeleri diyebiliriz. Tapaslar sebzeli, deniz urunlu ya da hamur isi tarzi olabiliyor. Ilk gunumuzde 'Patatas Bravas' denen soslu patatesi ve ismini hatirlayamadigim kozlenmis biberi ve mantarli, asparaguslu, deniz tuzlu tapaslardan denedik.










Otele donmeden biraz etrafi dolasalim dedik ve biraz gezindikten sonra rogar kapaginda T.C. harfleri bulunan bir kaldirimda banka oturduk, kafamizi kaldirdigimizda ise soluklanmak icin sectigimiz yerin Turkiye konsoloslugunun önü oldugunu gormek ilgincti. Zaten o kadar cok Turk vardi ki Barcelona'da, neredeyse Katalandan cok Turk ve Japon gorduk dersek yeridir :)







Donus yolumuzun son duraginda gercek anlamda Barcelona'nin mimari sayilabilecek Antoni Gaudi'nin eserlerinden biri olan Casa Batllo'yu gorduk ve yol yorgunlugunu atmak icin otele geri donduk. Casa Batllo, Passeig de Gracia uzerinde bulunuyor. Bu cadde de ayni zamanda diger Gaudi eserlerinden Casa lleo Morera, La Pedrera ve Casa Amattler da bulunuyor ve buraya "la manzana de la discordia" deniliyor.

Casa Batllo her yonuyle Gaudi eseri oldugunu belli ediyor. Balkonlarin kivrimlari, pencerelerin sekli, duvarlarin dokusu Gaudi'nin hayal gucunun eseri.







Sali gunu kahvaltimizi ettikten sonra metroyla Catalunya'ya geldik. Catalunya'dan limana kadar uzanan Barcelona'nin en unlu caddesi 'La Rambla' yi gezdik. Bu cadde gercekten cok canli ve renkli. Cadde boyunca yolun orta kisminda genis bir kaldirim bulunuyor. Bu kaldirim cesitli irklardan yuzlerce insan, sokak gostericileri, bufeler, kafeler, cicekciler, sokak saticilari ile civil civil ve gunun her saati kalabalik.









La Rambla caddesi uzerinde unlu bir pazar yeri bulunuyor... La Boqueria...

Bu pazar yeri cesit cesit meyveden, et urunlerine, her yerde bulamayacaginiz deniz urunlerinden hemen orada atistirabileceginiz tapas restaurantlarina kadar genis bir yelpaze sunan kocaman bir pazar.


















La Boqueria'dan sonra La Rambla boyunca yuruyerek sahile indik. Sahilde bizi upuzun The Columbus Monument yani Christopher Columbus heykeli karsiladi.

Sahil boyunca yuruyerek, Taller de Tapas'da 'baby squid' tapasini atistirdiktan sonra kendimizi Barri Gotic bolgesinin ara sokaklarina attik.







































Gotik mimarisinden dolayi ismini alan Barri Gotic bolgesi gorkemli "Santa Maria del Mar' kilisesinin ve Picasso muzesinin bulundugu bir yer. Picasso'nun eserlerinde bu bolgeden cok fazla esinlendigi soylenir.

Once Santa Maria del Mar kilisesini gezdikten sonra Picasso muzesini ziyaret ettik. Picasso'nun hayati boyunca yaptigi eserleri ve eserlerindeki degisimi gormek gercekten ilgincti.

"Normal' olarak nitelendirilebilecek eserlerden sonra bol geometrik sekilli ve ayni resmi ana hatlarini koruyarak farkli sekilde defalarca cizebilecek kadar saplantili ve nasil bir hayal gucunun ve zekanin yarattigini tahmin edemedigimiz resimlerini incelemek sasirticiydi.













Gunun devaminda Avrupanin en buyuk akvaryumunu ayni zamanda dunyanin da en buyuk akdeniz akvaryumunu gezdik. Port Vell limaninda bulunan L'aquarium 11.000 deniz canlisiyla ve 80 metre uzunlugundaki tuneliyle gezmesi zevkli bir yer. Akvaryumdan sonra limandaki buyuk alisveris merkezi Maremagnum'u biraz dolasip, yiyecek bir seyler alip otele donduk.























Carsamba gunu icin ilk planimiz Gaudi'nin en bilinen eseri La Sagrada Familia'yi gezmekti.
Tam adı 'Templo Expiatorio de La Sagrada Familia, türkçe çevirisi ise 'kutsal aile kefaret tapınağı' olan bu kumdan kale gorunumlu kilise 'bitmeyen kilise' olarak biliniyor. 1882'de insa edilmeye baslanmis, Gaudi'nin ölümünden sonra insa edilmeye devam edilmis, hala insaat halinde olan kilisenin muhtemelen minimum 30 yildan once tamamlanamayacagi tahmin ediliyor.

Kilisenin icini, diger bir cok eserinde oldugu gibi dogadan esinlenen Gaudi orman havasi verecek sekilde dizayn etmis. Kilisenin en ufak ayrintisi bile ileri duzeyde matematik hesaplari ile yapilmis, hayranlik uyandiracak bir zeka ve hayal gucunun eseri.

Kilisenin yaninda calisanlarin cocuklari icin yapilmis okulun icinde de La Sagrada Familia ile ilgili cizimler, maketler vs. bulunuyor.

































Bugunku ikinci duragimiz yine bir Gaudi eseri olan 'Parc Güell'.

Parc Guell, Gaudi'nin patronu Eusebi Guell'in sehirden uzak ve sadece zengin kesimin yasayacagi bir yer yapmasi icin Gaudi'yi gorevlendirmesiyle yapimina baslanan ama zengin kesim tarafindan sehirden cok uzak ve tasarim olarak uçuk bulundugu icin ilgi gormeyen basarisiz bir projeymis. Bu yuzden sadece 3 ev yapilabilmis. Bunlardan biri Gaudi'nin suan muzeye cevrilmis kendi evi, diger ikisi de 'Hansel ve Gratel' masalina ilham veren pasta gorunumlu evler.

Gaudi'nin evinde ilginc tasarimli mobilyalari gormek mumkun. Ayrica bu bolgede dunyanin en uzun bankı olarak bilinen kirik seramik ve camlardan yapilmis unlu bank ve Gaudi'nin meshur kertenkele heykeli bulunuyor.











































Yesillikler icindeki Parc Guell gezintimizden sonra, 'Tramvia Blau' (mavi tramvay) ile Barcelona'nin en yuksek tepesi olan Tibidabo bolgesine, oradan da 'Funicular train' ile Tibidabo Amusement Park'ina ciktik. Bu lunaparkin girisinde orijinali Rio de Janerio'da bulunan "Christ the Redeemer " heykelinin bir kopyasi bulunuyor.

Burasi da atli karincalari, roller coasterlari, cocuklar ve yetiskinler icin hazirlanmis cesitli aktiviteleri ve sehir manzarasiyla gorulmeye deger bir yer.




























Bu dolu dolu gunun ardindan Kizilay'imiz Catalunya'ya geldik ve sonunda Ispanyol mutfaginin en meshurlarindan Paella'yi denedik.

Paella genellikle cesitli deniz urunlerinden yapilan bir cesit safranli pilav turu. Ikimizin de yiyebilmesi icin bu sefer tavuklusunu denedik ama daha sonra ben deniz urunlusunu de denemeden edemedim :)

Paellanin yaninda da buralarda cok tercih edilen bir diger tapas cesidi olan, zeytinyagina, kiyilmis yesillige. sarimsaga batirilmis ya da domates suyuna batirilarak hazirlanmis kizarmis ekmeklerden denedik. Yaninda da dev kamislarimizla tabi ki Sangria..








Tatli olarak tercihimizi 'Crema Catalana' dan yana kullandik. Tadi bizim kazandibine cok benziyor, bunun uzerinde ince cam kivaminda yanmis seker var, kasikla kirip yemek gerekiyor, kremasi da biraz daha muhallebi kivaminda.


Persembe gunune otele cok yakin olan ikiz kuleler ve hemen arkasindaki dev MNAC muzesini ziyaret ederek basladik.

MNAC yani 'Museu Nacional d'art de Catalunya' Katalan tarihini ve cesitli akimlarin etkilerini gorebileceginiz gercekten cok buyuk bir muze. Icinde gotik - ronesans- modern sanat... vs seklinde siniflandirilmis bir kac bolum var ama bence bu bolumlerin her birinden ayri muze olabilirmis, gercekten cok kapsamli bir muze.

Ben en cok gercek bir fotograftan ayirt edilemeyecek olan yagli boyalarin oldugu kismi begendim. Picasso'nun ve Miro'nun da bir kac eserine rastlamak mumkun bu muzede.






























































Persembe aksamina Flamenko gosterisi icin rezervasyon yaptirmistik. Ispanya'ya gelip Flamenko izlemeden donmek olmazdi. Gosteri ''Poble Espanyol'' yani Ispanyol Köyü'nün icindeydi. Poble Espanyol Ispanya'nin cesitli bolgeleri referans alinarak hazirlanmis ve bu bolgelerin en belirgin mimari ozellikleriyle olusturulmus kopyalarinin bulundugu bir yer.












Köyü biraz dolastiktan sonra 'Tablao de Carmen'e geldik. Hem tapaslari, sangriasi, tatlisi, kahvesiyle hem de nefes kesici flamenko gosterisiyle etkilenmis bir sekilde ciktik mekandan.

Flamenko duygularin coskulu bir sekilde yansitilmasiyla, kostumleriyle, muzigiyle, hizina yetismenin mumkun olmadigi ritmik topuk darbeleriyle buyuleyici bir dans. Mekandaki herkes memnun kalmis olmali ki gosteri bittikten sonra dakikalarca alkislar dinmedi.
































Poble Espanyol'dan cikinca otele dogru yururken buyuk bir kalabalikla karsilastik. MNAC ile ikiz kuleler arasinda aksamlari ses-muzik ve su gosterileri yapiliyor 'magic mountain ' denen yerde, yuzlerce turist de bu gosteriyi izliyor. Biz de kalabaliga karisip gosteriyi izledikten sonra otele geri donduk..







Cuma gunumuzum buyuk bolumunu dev Barcelona hayvanat bahcesinde gecirdik.Bu hayvanat bahcesi 2003 yilinda ölen dunyanin tek albino gorili olan 'Snowflake'in yasadigi yer. Snowflake hayvanat bahcesinin simgesi konumunda ve onun icin iceride ozel bir bolum ayrilmis.

Hayvanat bahcesinin diger guzel tarafi buyuk kuslar haricindeki hayvanlarin tel kafesler ardindan degil de bir kac metre otede gozun onunde hic bir engel olmadan izlenebilmesi. Tavus kusu gibi buyuk kuslar zaten cimenlerin uzerinde, insanlarin arasinda tavuk misali dolasiyorlar. Deniz canlilarinin bulundugu yerin altinda ise bu canlilari su altinda izlemek icin ozel kisimlar yapilmis. Bahce ve hayvanlarin yasadigi yerler cok bakimli ve temiz, gezerken insanin ici aciliyor.


























Barcelona gezimizi son bir Gaudi eserini gezerek tamamliyoruz. La Pedrera diger ismiyle Casa Mila,  Passeig de Gracia uzerinde, hic kolon kullanilmadan yapilmis, icerisinde hic duz duvarin bulunmadigi, her yerin egimli, egri bugru oldugu bir yapi.. Catisindaki bacalari ise gorulmeye deger.

Binanin en ust iki kati gezilebiliyor, diger katlar ise ozel mulk. Gezilebilen katlarin icindeki mobilyalar, kisisel esyalar insani gecmiste yasanan bir hikayenin icine sokuveriyor.

Gaudi'nin masal kenti Barcelona'dan damagimizda masal gibi bir tat ile ayriliyoruz.


































Comments

  1. Canım resmen aynı yerleri gezmişiz ben de senin yazını keyifle okudum ben tek tek ayırdım mekanları o yüzden destan halinde daha yazıcam da kim bilir ne zaman .) sevgiler.

    ReplyDelete

Post a Comment